4 Haziran 2012 Pazartesi

Durun! Bunu Satın Alamazsınız

çevirdik çevirmedik kalmasın

Stop! You Can’t Afford It
Yazar: Sharon Begley, Jean Chatzky
Türkçesi: İrem Karaçizmeli


Pek çok üniversite gibi St. Louis’teki Washington Üniversitesi de fakültesi öğrencilerine parasız okuma imkanı sunuyor. Üniversitenin psikoloji bölümünde eğitim görevlisi olan Leonard Green bu okulu seçsin diye kızını ikna etmek için elinden gelen her şeyi yaptı: Akademik olanaklarını methetti, sosyal atmosferini övdü, aktivitelerinden şevkle bahsetti ve Washington’ı seçmesi halinde ona lisans eğitiminin her senesinde 20.000 dolar, mezun olunca da artı 20.000 dolar ile toplamda 100.000 dolar vereceğine dair söz verdi.

Ancak Hannah, New York Üniversitesi’ni seçti.

Birçoğu için bu durum sadece bir öngörüsüzlük vakası ve yarının isteklerine (para, yuva) karşı bugünün isteklerini (heyecan verici bir şehir, bağımsızlık) temel alan bir karar olarak görünebilir. Gerçekten de biriktirmek yerine harcamayı seçmek son derece insancıl ve kimilerinin deyimiyle çok “Amerikan” olarak nitelendirilebilecek tuhaf bir davranışı yansıtıyor: Gelecekteki kazançlara kıyasla çabuk doyumu seçmek. Bir başka deyişle, yarın için rahat bir yaşam hayal etmek yerine, bugün bir çift yeni ayakkabı, bir Karayip tatili ya da bir iPhone 4S almaktan daha büyük bir haz duyuyoruz. Her türlü cevaba internet üzerinden saniyeler içinde ulaşabilip, geceleyin kapımıza kadar kahve getirtebilmemizi ve sipariş ile film izleyebilmemizi sağlayan anında erişim kültürünü de listeye ekleyin. Tam olarak bir sonraki nesle doyumu ertelemeyi öğrettiğimiz söylenemez.

“Bizler için anın zevki sonranın zevkinden daha değerli,” diyor ekonomist William Dickens. “Şu an tüketmeyi gelecekte tüketmeye fazlasıyla tercih ediyoruz. Bu devrelerimize işlenmiş bile olabilir.”

Beyinbilimciler alışveriş merkezinde geçirilen bir öğle vaktinde davranış nörolojisini araştırırken, tasarruf yapanlar ile aldırış etmeden para harcayanların beyinleri arasında ciddi farklılıklar keşfetti. Bu farklılıkların özellikle de beynin sonuçları tahmin eden, ödüllendirme hissini işleyen, motivasyonu teşvik eden ve hafızayı kontrol eden bölgelerinde olduğu ortaya çıktı.

Aslında nörobilimciler beynin biriktirme ve harcama devrelerinin öyle kesin bir haritasını çıkarıyorlar ki kimilerinde para biriktirme dürtüsünü artırıp harcamanın önüne geçebiliyorlar (Tabii laboratuar ortamında;  henüz kasada değil.). Sonuç: İnsanların seçimleri körkütük bir sarhoş gibi harcamaktan Buhran zamanını görmüş çocuk gibi biriktirmeye kadar önemli ölçüde değişkenlik gösteriyor. En hayati kararlarımızdan birkaçının sorumlusu bu belirsiz problem, en sonunda sırlarını ortalığa dökmeye başladı. Ona “para beyni” diyebilirsiniz.

 Bu esnada psikologlar ve davranışsal ekonomistler, tasarrufçuları savurganlardan ayıran kişilik tiplerini ve diğer özellikleri tanımlamaya başladılar. Fakat bu yolla, iyi tasarrufçu olmayanlar ne aptal ne de mantıksız gösteriliyor. Onların yalnızca para biriktirmemenin sonuçlarını tam olarak öngöremedikleri ortaya konuyor.

Gelecek mükâfatlardan zevk duymak için beyin kablolarını yeniden bağlayın, şimdi gerçekten de arzuladığınız geleceğe giden yoldasınız.

Araştırmacılar, insanlar doyumu erteleyip ertelememeyi gözden geçirirken onların beyin aktivitelerini ölçmek için deneklerini işlevsel manyetik rezonans görüntüleme makinelerine (fMRI) kaydırdılar. Bilimciler ise aktiviteyi iki bölgede tespit etti: Beynin derinliklerindeki ventral striatumda ve alnın arkasındaki orta prefrontal kortekste. Bugün ya da bir sonraki hafta 100 dolar alma seçenekleri sunulan bir insanda bu bölgelerdeki aktivite, parayı bir sonraki hafta alma seçeneği gözden geçirildiğinde düşüşe geçmiştir. Ödeme sonraki bir tarihe ertelendikçe daha da azalmıştır. İşte bu kişiler doyumu arayan “anında-harca”cılar ve “yarın-kimin-umrunda”cılar. Diğer grubun ise parayı bugün mü yoksa ilerde mi alacağını düşünürken ventral stiatum ve orta prefrontal korteks aktiviteleri aynı kalmış ve her iki şekilde de mutlu oldukları ortaya çıkmıştır.

Daha fazla para biriktirmek isteyen ancak bunu yapabileceği meçhul olan herhangi biri için şu soru doğuyor: Ventral striatumumu ve orta prefrontal korteksimi bugünkülere olduğu kadar gelecekteki mükâfatlar için de nasıl heyecanlandırabilirim?

Bu soruyu bilimciler aktif bir şekilde incelemeye koyuldu. 1960’lı yılların sonunda, sevilen adıyla ‘marşmelov deneyi’ olarak da bilinen klasik bir araştırmada, psikolog Walter Mischel’in öncülüğünde Stanford Üniversitesi bilimcileri 4 yaşındaki bir grup çocuğa birer marşmelov şekerlemeleri önerdi ve onları davetkarca önlerine bıraktı. Pürüz: Eğer çocuklar marşmelovu yemek için odadan çıkan deneycinin birkaç dakika içinde geri dönmesini beklerse iki marşmelov alabilecekti. On yılı aşkın bir zaman sonra, ikinci marşmelovu alan çocuklar dürtü kontrolü ve “duygusal zekanın” diğer boyutlarının akademik performansla bağlantılı olduğu düşüncesini kanıtladılar ve üniversite sınavında çok daha yüksek puanlar aldılar. Çabuk doyum arayanlara oranla obezite, yasadışı madde bağımlılığı ve boşanma gibi durumlara rastlama ihtimali onlarda büyük oranda düştü.

Başka araştırmalar da emekliliğimiz için tasarruf etmek adına doyumu bugünlük ertelemeyi isteme hususunda prefrontal korteksin oynadığı önemli görevi ortaya koydu. Özellikle dorsolateral PFC, ortabeynin “Şimdi istiyorum.” bağlantılarına “Rahatla” sinyalleri yolluyor.

New York Üniversitesi akademisyeni Glincher insanların “fevri” olduğunu söylüyor. “Yani ciddi bir şekilde doyumu tercih ediyorlar. Ama bunu yapay yollarla etkinleştirirseniz insanlar memnuniyetle yarın için tasarruf ederler.”

İnfazif (dokulara yayılma eğilimli) olmayan transkranyal manyetik stimilasyonu  (TMS) adıyla da anılan “zaplama” teknolojisi şu sıralar New York ve Columbia Üniversitelerinde araştırılıyor. Bu teknoloji beynin hedeflenen bölgelerinde zayıf bir elektrik akımını tetikleyerek işliyor. Bu, bilimcilere insanların beyinlerinde belirli görevlerden sorumlu olan bölgelerin yerini tam olarak saptamalarına imkân yaratıyor. Başka bir deyişle eğer bir bölgeyi zaplamak o bölgeyi etkisiz hale getiriyorsa bir insanın artık yapamayacağını hissettiği her şeyin çok büyük olasılıkla aynı bölge tarafından kontrol edildiği anlamına geliyor.

Şu ana kadar hiçbir araştırmacı aletlerini bir alışveriş merkezine götürüp birikimlerine tek bir dolar katkı sağlayamamışken güneş gözlüklerine 300 dolar, tişörtlere 150 dolar sayan insanlara yöneltmedi ama bu zan hiç de mantıkdışı değil. TMS başarılı bir şekilde kronik ağrıları, majör depresyonu, tinitusu ve bazı şizofreni belirtilerini tedavi etmede kullanılıyor ve her bir vakada, olayın temelinde yatan beynin belirli devrelerindeki aktiviteleri hızlandırılarak ya da engelleyerek gerçekleştiriliyor.

Zaplama yöntemi Dorsolateral PFC’yi hızlandırma amacı hususunda kitlesel kullanıma henüz hazır olunmadığından bilimciler tasarruf yeteneğine sahip olan bir para beyni geliştirmek için daha pratik yollar aramaya başladı. Yapılan bir araştırma, etkili bir kısa süreli hafızaya sahip olmanın kendinizi geleceğe yansıtabilmek ve gelecek için planlar yapabilmekle bağlantılı olduğunu ortaya koydu, ki bu faktörlerler tasarrufun da önkoşuludur. Bu durum kısmen bir hedefe ulaşmanın onu akılda tutmayı gerektirdiğinden kaynaklanıyor. Beyin taramaları da bu tezi destekliyor: Dorsolateral PFC ikisinden de sorumlu. Yakın zamanda yapılan bir araştırmada psikolog Warren Bickel bir grup insana hafıza geliştirici teknikler uygulattırdı ve onların aynı zamanda “uzun dönemli ufuklarını” geliştirdiklerini ortaya çıkardı. Bu da geleceğe daha fazla değer vermeye başladıkları anlamına geliyordu. “İnsanların gelip geçici ufuklarını değiştirmeyi çözümleme konusunda henüz işin başındayız,” diyor Bickel. “Yine de ilk veriler oldukça teşvik edici.”

Bu marşmelov deneyi çocuklarından bazılarının başarılarını akıllara getiriyor. Gerçi aynı kategoride kalmış çocuklar (doyumu ertelemede hem çocukken hem de yetişkinken iyi, ya da ikisinde de kötü) medyanın ilgisinden payını aldı. Ancak Mischel, 4 yaşında marşmelovları mideye indiren çocuklardan kimilerinin erişkinliklerinde çabuk doyumun cazibesine dayanıklık göstermeyi başarabildiğine de dikkat çekiyor. “Doyumu erteleyememek hayatımız boyunca yakamıza yapışacak bir şey değil.”

“Eğer kısa dönemli ufuklarla sarılmış bir çevrede büyürseniz tabii ki arzularınızı elinizden geldiğince çabuk doyuma ulaştırmak istersiniz.” diyor Virginia Tech’den Bickel. “Ama size dürtülerinizi kontrol etmek öğretilmişse neden acele edesiniz? Çabuk doyum eğlencelidir ve bugün bize teknolojinin öğrettiği de tam olarak budur.”

Hayatın bizlere öğrettikleri ise bambaşka bir konu… Mezun olduktan 5 sene sonra Hannah Green, New York Üniversitesi’ni çok sevse de onun yerine babasının önerdiği 100.000 doları kabul etmiş olması gerektiğini itiraf ediyor.

Film Çevirisinin Gücü: Küreselleşme Çağında Film Çevirisi

bi’ işler çevirdik


The Power of Film Translation
Yazar: Agnieszka Szarkowska
Türkçesi: Begüm Kaçar

“Küresel olarak, devir kitle iletişim araçlarının, multimedya deneyimlerinin ve seyircilerin en son metni, filmi, şarkıyı ya da kitabı kültürler arasında eş zamanlı olarak paylaşma hakkını talep ettikleri bir dünyanın devridir.” (Bassnett’in Alvarez alıntısı 1996:1) Bu yüzden daha çok, Amerika yapımlarına büyük bir talep bulunmakta ve buna karşılık olarak da piyasa bunlarla dolup taşmaktadır.


Çevirideki güç konusu, daha çok çağdaş sinemayla ilgili ve ona uygun gibi görünmektedir. Yakın zamanda pek çok çeviribilimcinin onaylamış olduğu gibi çeviri, kelimeler arasında değil kültürler arasında gerçekleşir. Metin, “dilin soyutlanmış numunesi” değil, “dünyanın ayrılmaz bir parçası” olarak algılanır. (Snell- Homby 1998:43). Sonuç olarak, çeviri süreci kültürler arası transfer olarak görülmektedir ki bu da kaynak ve erek kültürün sahip olduğu prestij ve karşılıklı ilişkiler ile belirlenmektedir.


İngilizce konuşulan ülkeler ve özellikle de ABD avantajlı konumdadır ve bugünün film endüstrisinde ipleri elinde bulundurmaktadır: “Küreselleşme genel olarak tek yönlü İngilizleştirmeyle ve İngilizce dilinin ve Anglo-Amerikan kültürün diğer dil ve kültürler üzerindeki baskınlığıyla eş anlamlıdır.” (Cronin 1996:197). Amerika’nın baskınlığını ve diğer kültürler hakkındaki dar görüşlülüğünü kanıtlayan bir nokta da, her yıl Akademi Ödülleri tarafından verilen “Oskarlar”dır. Bu kurum, pek çok kategori arasında sadece tek bir en iyi “yabancı film” ödülünün olduğu ve “ ’yabancı’ kelimesinin İngilizce olmayan herhangi bir şey anlamına geldiği, küresel ünü amaçlayan bir kurumdur.”(Mera 1999:79)

Fakat çeviri modunun seçimine karar veren tek şey para değildir. Çeviri stratejisi daha çok erek kültürün kaynak kültüre göre tutumuna bağlıdır ve seçilen modu belirleyenin siyasi faktörler oluşu da az rastlanan bir şey değildir. Bütün olarak bakıldığında, Batı Avrupa ülkeleri Amerika yapımlarına açık şekilde karşı çıkmamaktadır. Bunun tersine, Arap ülkelerinde rakibin (Amerikalı) norm ve alışkanlıklarını benimsemeye karşı güçlü bir direnç bulunmaktadır. Hollywood’un aksine, Hint sinemacılığı Bolly- Wood adı altında gelişmiştir ve şu anda güçlü Amerikan karşıtı tutumları olan diğer ülkelerde olduğu gibi kendi bölgesinde de gelişmektedir. Bazı uzmanların ileri sürdükleri gibi “küreselleşme sadece Amerikalılaştırma kelimesinin diğer bir kullanımı değildir ve Hint eğlence endüstrisi de son zamanlarda bunu kanıtlamıştır.” (Power&Mazumdar 2000:52). Buna ek olarak, Orta Doğu’da Amerikan karşıtı olmak, Bollywood’un lehine işlemektedir. “İzleyiciyi çeken, Hint filmlerinin Amerikalı olmayan kalitesidir” (a.g.e.: 56). Doğal olarak da pek çok kişi muhtemelen onlara daha aşina olan konulardaki bir filmi seçecektir.


Sonuç olarak, filmlerin çevrilmesi sadece dilsel bir problem değil, daha çok “kaynak filmler tarafından yapılan talepler ile değil ya da sadece onlarla değil de, büyük ölçüde alıcı kültürün işlevsel gereksinimlerine şartlanmış” bir faaliyettir (Delabastita 1990).

Film Çevirilerinin Türleri

Film çevirisinin iki ana türü vardır: Dublaj ve altyazı. Her biri orijinal metne farklı bir açıdan yaklaşmaktadır.

Dublaj kaynak metni büyük ölçüde değişime uğratan, bu sebeple de kültürleme aracılığıyla erek izleyiciye daha tanıdık hale getiren bir yöntem olarak bilinmektedir. Bu metod “yabancı diyalogun, filmdeki oyuncunun ağız ve hareketlerine uyarlandığı” bir metoddur (Dries 1995:9, Shuttleworth ve Cowie 1997:45) ve amacı izleyiciyi, aslında erek dili konuşan oyuncuları dinliyormuş gibi hissettirmektir. Diğer bir taraftan altyazı, yani konuşulan kaynak dil diyaloğunu, senkronize edilmiş yazılar şeklinde genellikle ekranın en altında olacak biçimde erek dile aktarmak, kaynak metni mümkün olduğunca en az şekilde değiştiren ve erek izleyicinin yabancılığı yaşamasına ve bu yabancılığının her daim farkında olmasına imkan veren bir çeviri şeklidir.

Ülkelerin Benimsedikleri Çeviri Modlarına Göre Sınıflandırılması

Kullandıkları ekran çevirisi türlerine göre ülkelerin sınıflandırılmasına bakacak olursak, Routledge Çeviribilim Ansiklopedisi’nde (1997:244) ülkelerin dört gruba ayrıldığı görülmektedir. İlk olarak, kaynak dil ülkeleri vardır ve bunlar çağdaş dünyada ABD ya da Birleşik Krallık gibi dışarıdan çok az film alan, İngilizce konuşan ülkelerdir. Yabancı filmlere, dublaj yerine daha çok altyazı uygulanmaktadır. İngiltere’de, film çevirisi, dışarıdan gelen filmlerin büyük çoğunluğu Amerika yapımı olduğu ve çeviriye ihtiyaç duyulmadığı için çok da önemli bir konu gibi görülmemektedir.

İkinci grup, dublaj yapan ülkeler grubudur ve bu grup daha çok Avrupa’nın hem içinde hem de dışındaki Fransızca, İtalyanca, Almanca ve İspanyolca konuşan ülkeleri kapsamaktadır (Bazen bu gruba FIGS denir). Bu ülkelerde filmlerin ezici bir çoğunluğu dublaj işleminden geçer. Bunun en büyük sebebi tarihsel nedenlerdir çünkü “1930larda dublaj, dünyanın büyük piyasaya sahip dil topluluklarında tercih edilen film çevirisi modu olmuştur.” (Gottlieb 1997:310).

Üçüncü grup ise, altyazı kullanan ülkelerdir. Dışarıdan alınan filmlerin yüzdesi yüksektir ve bu yüzden çeviriye büyük ve sürekli bir ihtiyaç vardır. Hollanda, Norveç, İsveç, Danimarka, Yunanistan, Slovenya, Hırvatistan, Portekiz ve bazı Avrupa dışındaki ülkelerde, altyazı dublaja tercih edilmektedir. Büyük toplulukların iki dil konuştuğu Belçika ya da Finlandiya gibi ülkelerde ise filmlerde çift altyazı sunulmaktadır.

Routhledge Ansiklopedisi’ne göre, son grup, dış ses kullanan ülkeleri içermektedir, bu ülkeler çoğunlukla dublaj maliyetini karşılayamayan Rusya ve Polonya gibi ülkelerdir.

Fakat böyle bir gruplama, sinema ve televizyon arasında bir ayrım yapmadığı için, durumu basite indirgemiş gibi gözükmektedir. Örneğin, Polonya bir dış ses ülkesi olarak listelenmiştir ama çocuklar için dublajlanmış bazı yapımların dışında çoğunlukla sinemalarda altyazı yöntemini kullanmaktadır. Buna ek olarak, Doğu Avrupa’daki dil transferi hakkındaki makalesinde Dries, Doğu ve Batı Avrupa’nın farklı modellerini özellikle de Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Bulgaristan ve Macaristan’daki yüksek maliyete rağmen, şaşırtıcı şekilde dublaj yönteminin seçiliyor oluşunu vurgulamaktadır. Bütün olarak bakıldığında, özellikle Batı Avrupa ülkelerinde, dublaj daha çok, yüksek gişe hasılatı beklentisi olan daha büyük ve daha zengin ülkelerde tercih edilirken; altyazı, seyircileri daha sınırlı piyasaları kapsayan daha küçük ülkelerde tercih edilmektedir.




Kültürlerarası Bir Uzman: Çevirmen


bi’ işler çevirdik


The Translator as an Intercultural Expert, Building Bridges
Between Cultural Studies and Translation Studies:
With Reference to the Audiovisual Field
Yazar: Juan Jose Martinez-Sierra
Türkçesi: Dilek Öykü Güneşli


Eğer çevirinin kültürlerarası bir eylem olduğu konusunda hemfikirsek düşünmemiz gereken bir sonraki mantıklı aşama, çevirmenin bu yaklaşım bağlamındaki rolüdür. Çevirmeni kültürler arası bir uzman ya da bir aracı olarak görmeye yol açan fikir katılımları oldukça fazladır. Örneğin, Snell-Hornby’nin çalışmalarında(1999), çevirmen işini uluslararasılaşmış bir dünyada, yani bireysel kültürel toplumların çokluğuyla nitelendirilmiş bir dünyada gerçekleştiren bir uzman olarak gösterilir. Bu tür yaklaşımları, özellikle de çeviri eylemini kültürler arası bir değişim olarak algılıyorsak, doğru bulacağız. Bu durumu desteklemek amacıyla şimdi farklı bakış açıları tarafından yapılan ifadelere de göndermede bulunacağım. Çeviri sürecinin bir iletişim eylemi olarak görünmesi kavramından başlayan Mayoral ve arkadaşları (1988:357) çevirmeni “erek dili kodlayanın yanı sıra kaynak dilin kod çözücüsü” ve aynı zamanda “erek kültürde mesaj kaynağı olmanın yanı sıra kaynak kültürde mesajın alıcısı” olarak görürler. İşte burada her çeviride bulunan (kültürlerarası) iletişim sürecine yapılan yaklaşımda hem kaynak hem de erek kültürün hesaba katıldığını açık bir şekilde görürüz. 

Yine benzer bir şekilde metinsel ve söylemsel bağlamda, Hatim ve Mason (1990:223-224) sadece “üretmek için anlamak” ve “yeniden kodlamak için kodu çözmek” açısından değil, ayrıca “anlamı aktarma yolunda ortaya çıkan zorlukları aşmayı” denediği için çevirmenin kültürlerarası pozisyonda aracılık (anahtar terim) yapması açısından da bir aracı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu da çift dilli yeteneğin yanı sıra, çift kültürlü görüşün de bir çevirmen için neden hayati önem taşıdığını gösterecektir. Ona göre Dilbilim, Metin-Dilbilim, Karşılaştırmalı Metinbilim ve Edimbilim gibi disiplinlerin “çevirisel olaya dair açıklamalı güçlerine” rağmen “çevirmen olmak bu disiplinlerin herhangi biri bağlamında ‘çeviri’ olarak tabir edilecek sözler üretmeye indirgenemez.” Ayrıca şunları da ekler: “Çeviri faaliyetlerinin kültürel olarak önem taşıdıkları daha çok fark edilmelidir,” ve “Sonuç olarak, ‘çevirmenlik’ mesleğinin öncelikli ve en önemli gerekliliği sosyal bir rol oynama yetisidir.” Kısacası, çevirmen sadece iletişimsel bir rol değil, sosyal bir rol de oynar. Agost ise teorik
çerçevesini Hatim ve Mason’un modeli üzerine inşa eder (1990). Agost, çevirmenin kaynak dili çevreleyen farklı sosyokültürel bakış açılarına dair sahip olması gereken yüksek kontrolden bahseder (1999:100). Bu durum çok bariz görünse de, bazı zamanlar da kendi kültürümüzü şekillendiren belli özeliklerin bile farkına varmadığımız için, çevirmenin ayrıca hedef dili çevreleyen sosyokültürel bakış açıları üzerinde de güce sahip olması gerektiğini ekleyebiliriz. Santamaria (2001a:246), çevirmenin kültürel aracılık rolünden bahseden bir başka yazardır. Santamaria’ya göre aktarılması gereken göndergeler eğer erek kültürde bulunmuyorsa çevirmen bu göndergeleri bazı sembolik değerlerle aktarmalıdır. Castro Paniagua (2000:24) ise daha da ileri giderek “çevirmenin aynı zamanda bir etnograf olması gerektiğini” ileri sürer. Ona göre, sadece anlamsal bilginin doğru bir şekilde yorumlanması değil; ancak doğal kültürel kodların da yorumlanması çevirmenin sorumluluğu altındadır. Onun görüşüne göre, “çevirmen [bir] mesajı gerektiği kadar kültürler boyunca aktarabilmeli ve o kültüre uyarlayabilmelidir,” böylece çevirmen “münasebette olacağı kültürel çerçevenin derin bilgisine sahip olmak durumundadır.” Castro Paniagua ayrıca bir çevirmenin, uyarlanması mümkün olmayan kültürel bir gösterge ya da metindeki evrenselliğin eksikliği yüzünden suçlu kılınmaması gerektiğini açık bir şekilde belirtir. 

Ona göre, “Bir eserin evrensel boyutları karşılayabilmesi, yazarın edebi dehasına bağlıdır,” ve çevirmenin görevi de bu evrensel boyutu aktarabilmektir (24). Benim düşünceme göre ise, alıcının önceki kelime bilgisindeki belli boşluklar da bu evrenselliğin eksik görülmesindeki sebep olabilir. Hangi durumda olursa olsun, bu son görüş bu makalenin dışında kalan edimbilimsel yaklaşımdan ortaya çıkmaktadır. Başka bazı çalışma alanlarında da benzer yaklaşımlarla karşı karşıya gelebiliriz. Örneğin, Cateora ve Graham’ın çalışmalarına bir göz atalım. Araştırmalarını uluslararası pazarlamanın analizine adamış olsalar da, yine de çalışmalarından söz konusu duruma ilişkin çeşitli fikirler edinebiliriz. Örneğin Cateora ve Graham (1999:85-86) “Bir pazarlamacının yaptığı şey sürekli olarak toplumların kültürleriyle uğraşmaktır,” ve “Tanıtıcı bir reklam yapıldığında [erek kültürde] bir anlama gelen ve tanınan semboller kullanılmalıdır,” demişlerdir. Dahası ise kültürel bir bağlamda: “Pazarlamacı’nın çabaları söz konusu ürünün kabul edilmesi, dayanıklılık göstermesi ya da reddedilmesi için yargılanır.” Bu fikirler genel olarak çeviri ve özel olarak görsel-işitsel çeviri dünyası ile karşılaştırılabilirler. Daha öncesinde söylendiği gibi, çevirmen sadece kaynak kültürde değil, kendi öz kültürü üzerine de çalışmalar yapmalı ya da en azından kültürüne dair bilgi sahibi olmalıdır. Tıpkı bir ürünün pazarlanmasında olduğu gibi, çevirmenin başarısı ya da başarısızlığı da çeviri ürünün kabulü ya da reddedilmesine bağlıdır (burada tüm çeviri ürünlerin pazarlanabilecek ürünler olduğuna dikkat edelim - bir kitap, bir film, TV dizisi vb.) Örneğin çevirisinde çok fazla kültürel hata bulunan bir televizyon dizisine maruz kalan bir izleyici bu programı izlememe eğilimi gösterebilir. Hangi dil olduğu fark etmeksizin Cateora ve Graham (1999:94) bir pazarlama uzmanı için iş yapmayı planladığı pazarın dilini öğrenmesinin ne kadar önemli olduğundan bahsetmişlerdir. Bu durum daha da açık sebepler sonucunda bir çevirmen için de uygulanabilir. Cateora ve Graham ayrıca “Dil, üzerinde uzmanlaşılması en zor kültürel ögedir,” diye ileri sürmüşlerdir ve bazı durumlarda kültürel çevirmene (“sadece diller arasında değil, değişik düşünme yolları ve değişik kültürler arasında da çeviri yapan kişi;” bu figür yalnız yazılı metinlerde değil, ayrıca, hatta daha bile çok - sözlü çeviri ya da mütercimlikte uygundur.) başvurulabileceğini önermişlerdir. Bu şekilde yakışıksız, kırıcı ya da sadece gülünç olan sonuçlardan kaçınılabilecektir. Kısacası, aynı zamanda kültürel bir uzman veya aracı da olan çevirmen (ya da mütercim) figürünü destekleyeceklerdir.

Hermes


Zamanında nasıl emekledikten sonra başladıysak yürümeye, bu sefer de uzun süre evirdikten sonra başladık çevirmeye... Çeviri hayatımızda küçük adımlar ata ata ilerlerken bizim için bir meslekten daha öte olan bu görevi kalemimizden ve dilimizden çıktığı kadar yapabilmek için yaşıyoruz. Bizler mezun olmaya yüz tutmuş İstanbul Üniversitesi İngilizce Mütercim Tercümanlık 4. sınıf öğrencilerinden hayat çizgileri daha ilkokulda almaya başladıkları İngilizce dersiyle, daha sonrasında da yabancı şarkıları ezberlemeleri ve şarkı sözlerini çevirmeleriyle çizilmiş, dillere aşık olmuş çevirmenler... Hermes de o zamandan beri kendimize kattıklarımızın öyküsüdür.


Dedik ki hem öğrendiklerimizi uygulamaya mahal verip soyutu somutlaştıran, çeviri ve kültürün (kısacası derdimizin) ne olduğunu sizlere anlatan, hem de yayınlanan ama Türkçeye çevrilemeden, öyle İngilizce
İngilizce kaybolup giden ne güzel makalelerin hazin sonuna bir dur demeyi amaç edinmiş bir yayınımız olsun. İlk bölümümüz “bi’ işler çeviriyoruz” da çeviribilimin başka alanlarla ilişkisine dair bi’ işler çevirdik. İkinci bölümümüz “çevirdik çevirmedik kalmasın” a uygun metin seçiminde ise tek anahtar kelimeler “İngilizce” ve “ilginç” idi. Sevgimizi katmayı da ihmal eder miyiz hiç? Haydi, buyurun; keyfini çıkarın.